Avrupa Gençlik Forumu Deneyimim

27-29 Mayıs 2015 tarihleri arasında Nevşehir’de Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ile AB Bilgi Merkezleri’nin ortaklaşa olarak organize ettiği 21 üniversiteden 121 katılımcıyla gerçekleşen “Haklarım, Kimliğim” temalı Avrupa Gençlik Forumu’na katıldım. Şimdiye kadar katıldığım etkinliklerin arasında bende farklı bir yer edindiği için, size hemen sıcağı sıcağına aldığım notlardan ve edindiğim izlenimlerden bahsetmek istiyorum. Aslında etkinlik, 25 Mayıs 2015’te Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Başkanı, Büyükelçi Stefano Manservisi’nin katılımıyla Erciyes Üniversitesi İİBF’de düzenlenen “AB – Türkiye İlişkilerine Genel Bir Bakış” konulu konferansın devamı niteliğindeydi. Büyükelçi, konferansta Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecini değerlendirdi. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik sürecinin 1963 yılından itibaren değil, 2005’teki tam üyelik görüşmelerinden itibaren ele alınmasını gerektiğini belirten büyükelçi, şu an üyelik sürecine yönelik olarak; Suriye sorunu, yargı bağımsızlığı, basın ve din özgürlüğü gibi konularında sorun yaşandığını belirtti. Ayrıca 7 Haziran 2015’te gerçekleşecek olan genel seçimlerin AB-Türkiye ilişkilerinde oldukça önemli bir yer teşkil ettiğinin altı çizildi.

Bu girizgâhtan sonra, Avrupa Gençlik Forumu deneyimlerimden bahsetmeye başlayayım. Etkinliğin ilk gününde, kısa bir meditasyon seansından sonra katılımcılar 3 gruba ayrılarak interaktif çalışmalar yapıldı. Bu interaktif çalışmalar çerçevesinde yapılan yaratıcı drama çalışmalarının yanı sıra, yapılan bir çalışma çok hoşuma gitti. Üzerinde toplumun birçok kesiminden çeşitli kimliklerin (işsiz, engelli, yönetici, gayrimüslim vatandaş vs.) yazılı olduğu kağıtlar, tüm katılımcılar tarafından rastgele çekildi. Ardından tüm katılımcılar, yanyana tek sıraya dizildiler ve moderatör tarafından yüksek sesle okunan kriteri sağlayan karakterlerin bir adım öne çıkması, sağlamadığı düşünülürse yerinde kalması istendi. Yani örnek verecek olursam; örneğin işsiz yeni mezun kimliğini çeken kişi, “Sağlık hizmetlerinden özgürce yararlanabiliyorum.” kriterini sağladığını düşünüyorsa 1 adım ileriye hareket ediyordu. 40 kişinin içerisinde sadece 3 kişi en ileriye gidebildi, çoğu kişi orta sıralarda kalmıştı. Bu çalışma, toplumda çok az kişinin iyi yerlere gelebildiğini, en güçlü kesimin ‘orta direk’ olduğunu ve en temel haklardan bile birçok kimliğin mahrum olduğunu gözler önüne seriyordu.  Bu çalışmadan sonra A Capella Gramafon korosu şefi Türker Barmanbek, bizlere hem genel müzik bilgisi vermenin yanı sıra; “birbirimizi dinleme”nin önemini özellikle vurgulayarak müziğin yardımıyla daha önce birbirini tanımayan katılımcı kitlesini ‘takımlaştırdı’. Alkışlarımızla ritm tuttuğumuz ve şarkı söylediğimiz bu çalışmalar, Türker Barmanbek’in samimiyeti ile birleşince etkinliğin en eğlenceli kısımlarından birisi haline geldi.

İkinci günde, Prof. Dr. Nezih Orhon hiç slayt kullanmadan güzel ve interaktif bir sunum yaptı. “Sosyolojik değişimler, her zaman iyileşmeyi ve gelişmeyi beraberinde getirir.” dedi. Ardından katılımcıların sahip oldukları kardeş sayılarına göre gruplara ayırdı. Alınan bu örnekleme göre, katılımcıların çoğunluğu 2 kardeşti, en az olan gruplar ise; 7 ve üstü kardeşi olanlar ile hiç kardeşi olmayanlardı. Verilen aradan sonra etkinlik; Yrd. Doç. Dr. Nil Mutluer, Prof. Dr. Yaşar Uysal ve Dr. Tolga Şirin katılımlarıyla düzenlenen panel ile devam etti. Şunu da hemen belirtmek istiyorum. Prof. Dr. Yaşar Uysal, iktisat profesörlüğü gibi rijit bir ünvana sahip olmasına rağmen, gençleri çok seven ve egolarından tamamen sıyrılmış şeker gibi bir insan. Kendisinin birikimlerinden az da olsa yararlanma fırsatı bulduğum için mutluyum. Panelde, ötekileştirme politikalarından, demokrasinin zayıflığından ve özellikle örnek vakalarla yaşanmış dini ve hukuki sorunlardan bahsedildi. Çok karamsar bir tablo çizildiğinden özellikle söz alma gereği hissettim. “6,5 yıl ortalama eğitim süresi, gelir adaletsizliği ve çalışma süreleri-şartları gibi konular göz önüne alındığında, OECD raporlarına göre de maalesef Türkiye oldukça arka sıralarda ve alınacak daha çok yolumuz var. Ancak özellikle bu tür etkinliklerin ve artan sosyal medya araçlarının; vatandaşları olduğu kadar, devletleri de giderek daha şeffaf ve hesap verebilir duruma getirmesini göz önüne alarak ben iyi bir gelecek için ümitliyim.” diyerek düşüncelerimi belirttim. Panelin ardından bir workshop çalışması yapıldı ve bunun için öncelikle katılımcılar 10 gruba ayrıldı. Yuvarlak masalarda, her grup belirli bir soru üzerinde müzakere etti ve grubun ortak fikri çalışma sonunda tüm katılımcılara sırayla sunuldu. Bizim grubumuz “Farklı kimliklere sahip olabilir miyim? Bu kimlikler arasında çatışan mı, yoksa uyumlu bir ilişki mi vardır?” sorusunu tartıştı. Ben ve bir arkadaşımla beraber, grup olarak elde ettiğimiz sonuçları katılımcılara sunduk. Oldukça etkin bir takım çalışması yaptığımızı düşünüyorum.

Etkinliğin son gününde, Kaan Yakuphan’ın moderatörlüğünde açık oturum düzenlendi. Oldukça çeşitli ve renkli bir davetli listesi vardı. İlk olarak söz alan kişi, gemi kaptanlığı yapmış ve şu anda bir şirkette operasyon müdürlüğü görevini yürüten Alex Gargaridis’ti. Alex Bey, dünya vatandaşlığı kavramından bahsettikten sonra “Kimlik, insanın ne hissettiğidir.” dedi. Söz alan ikinci kişi, Kayseri Protestan Kilisesi pastörü Muammer Karakaya’ydı. İnanan bir aileden gelmesine rağmen kendisinin ilk başta ateist olduğunu, ardından da Hristiyan olma sürecini bizlerle paylaştı. Ardından Agos Gazetesi yazarı Pakrat Estukyan söz aldı ve “Türkiye’de Ermeniler, kimliğini saklamak zorunda kalıyor ve çocuklarına Türk isimleri veriyorlar. Ancak Türkiye’de Ermeni olmak, benim için bir zenginliktir.” dedi ve ilginç bir husus olarak şunu ekledi: “Yeni tanıştığım birisiyle konuşurken direkt olarak ‘Ben Ermeniyim.’ diyorum ve bu şekilde karşı tarafın bana değil de, ben ona baskı uygulamış oluyorum. Böylece bana nasıl davranması gerektiğine karşı taraf karar vermiş oluyor.” Pakrat Estukyan’ın ardından Prof. Dr. Erkan Türkmen konuştu. Prof. Dr. Erkan Türkmen, Hindistan’da doğmuş olan bir Türkmenistanlı  ve tam bir Mevlâna aşığı. Arasında; İngilizce, Almanca, Arapça ve Farsça’nın da olduğu 9 tane dil biliyor ve şu anda Konya’da KTO Karatay Üniversitesi Yabancı Diller Koordinatörü. “İnsan yüceldikçe kendisinin bir hiç olduğunu anlıyor. Din, dil, ırk ayrımcılığı yapanlar Mevlâna’yı, Yunus Emre’yi, Hacı Bektaş-ı Veli’yi anlamaya çalışsınlar. Bu tür ayrımcılıklar ancak cehaletin birer ürünüdür.” diyerek başka söylenecek pek söz bırakmadı. Bu konuşmadan sonra Ferit Domaniç, Çerkezler’den; Yusuf Ahmet Kulca ise kendisi de sokaklarda büyümüş birisi ve hayatı dramlarla dolu birisi olarak sokak çocukları için verdiği mücadeleden bahsetti ve ailelerin küçük yaşlardan itibaren çocuklarını STK’larda görev almaya yönlendirmesi gerektiğini savundu. Ardından LGBT temsilcisi bir arkadaş, cinsel kimlik ve cinsel yönelim hakkında bizlere bilgi verdi. Hacı Bektaş-ı Veli hakkında yapılan konuşma sonrasında, son olarak da; uluslararası savaş fotoğrafçısı ve belgesel film yapımcısı Coşkun Aral, farklı ülkelerde ve savaşlar esnasında yaşadığı ilginç deneyimlerden kesitleri anlattı. Şaban Usta’nın renkli anlatımıyla çömlek yapımını da izledikten sonra açık oturum bitmiş oldu. Akşam da,  Buzuki Orhan konserinin ardından etkinlik sona erdi.

Geniş yelpazedeki katılımcı ve davetlilerin bulunduğu, özgürce düşüncelerin paylaşıldığı ve medenice tartışıldığı, Türkiye’nin pek çok yerinden yeni insanlar tanıma ve arkadaşlar edinme fırsatı bulduğum, samimi bir şekilde gayet iyi organize edilmiş 8. Avrupa Gençlik Forumu’na katılmaktan çok keyif aldım. Bu tür etkinliklerin demokrasinin egemen olduğu bir topluma ulaşma yolunda oldukça önemli etkinlikler olduğuna inanıyor ve organizasyonun yürütülmesinde büyük emekleri olan Avrupa Birliği Bilgi Merkezi Koordinatörleri’ne gönülden teşekkür ediyorum.

 

Benzer Yazılar

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yazın

Su elementleri kullanabilirsiniz : <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Arama
RSS
Beni yukari isinla