Hayata Dair

Yazıma televizyon programı adı gibi bir başlık attığımın, hatta blogumu uzun süredir ihmal ettiğimin de farkındayım. Bugün, şimdiye kadar yazdığım yazılardan farklı olarak, biraz ahkâm kesmek istiyorum. Tespitler, aforizmalar; aklıma ne gelirse… Bu yazıyı, aynı zamanda kendim için yazıyorum. Çoğu zaman unuttuğum şeyleri, hatırlamak için arada sırada bakayım diye. 

Geçenlerde, Sultanahmet taraflarında dolaşırken fark ettim; hayran olarak gezdiğimiz binaların, huzur veren mekanların ve okurken duygulandığımız veya coştuğumuz şiirlerin neredeyse hepsini atalarımızdan miras olarak almışız. Peki bizim bırakacak neyimiz var? Sonuç üretmekten uzak e-postalar, attığımız şekilli tweetler, lüks mekanlarda çektiğimiz fotoğraflar falan filan. Torunlarımız arkamızdan kulaklarımızı çok fena çınlatacak.

İşin daha da ilginç tarafı, gün içerisinde bu kadar yoğun çalışıp da ortaya neredeyse hiçbir şey çıkaramayan bir kavim olmamız. Avcı-toplayıcı dönemde insanlar günde ortalama 2 saat çalışıp hayatlarını sürdürüyordu. Hem de hiçbir teknolojik alete falan ihtiyaç duymadan. Şimdi ise bizler, beyaz yaka kabilesi olarak, günde 8-10 saat çalışıp sonra da sürekli oturarak terbiye etmeye çalışıp ama beceremediğimiz eklemlerimiz için 10 bin adım atarak sağlığımızı korumaya çalışıyoruz. Her icat faydası kadar, beraberinde yeni sorunlar da getirdi demek ki.

Mesela Antik Yunan’da miskinlik, efendilere ait bir lüksmüş. Yani işsiz takılan kişiler, varlıklı kimselermiş. Bu “işsizler”, bu boş zamanlarında sanat ve felsefe ile uğraşırmış. Şimdi ise patronlar, çalışanlarından daha fazla çalışıyor ve kazandıkları parayı harcayacak vakitleri kalmadığından; parayı züppe evlatları yiyor. Can güvenliği endişesinden dolayı evlerinin kapısında güvenlik görevlisi duran zenginlerimiz, kaybettiği özgürlüğün vicdan azabını bilmemne derili lüks koltuğunda yayılıp can sıkıntısıyla antep fıstığı yiyerek dindirmeye çalışıyor. İşin daha da ilginci, toplum bu hayata özendiriliyor.

Otobiyografilerde başarısızlık pek motive edici olmadığından, neredeyse hep başarı hikayeleri okuyoruz. Bu nedenle de, bu başarılı kişiyi taklit eden, onun gibi konuşup hatta onun gibi giyinenler ortaya çıkıyor. Halbuki, başkası taklit edilerek hayat hikayesi yazılmaz; en fazla o taklit edilen kişi kadar olunur. O yüzden özentilikten ve daima planlı yaşama obsesifliğinden kurtulmak lazım. İstemeden doğduğumuz ve istemediğimiz bir zamanda da göçüp gideceğimiz hayatımızda, her şeyi kontrol edebileceğimizi sanmak aslında çok da mantıklı gelmiyor düşününce; ne dersiniz? Dediğim şey, kadercilik değil. Hiçbir şey yapmadan başa gelen şeyler kader, bir şeyler yaparak başa gelen şeyler ise kısmettir. Elden gelen yapıldıktan ve vicdan rahat olduktan sonra “kısmet” demeyi bilebilmek ve akışına bırakabilmek lazım. 

Son söz de Nietzsche’den gelsin:

“Dünyanın en yüce tahtına da çıksanız, oturacağınız yer, kendi kıçınızın üstüdür.”

 

 

Benzer Yazılar

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yazın

Su elementleri kullanabilirsiniz : <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Arama
RSS
Beni yukari isinla